Kamboçya'nın kuzeyinde, Siem Reap ovasının tropik ormanları arasında, 9.–15. yüzyıllar boyunca Güneydoğu Asya'ya hükmeden Khmer İmparatorluğu'nun başkenti uzanır: 400 km²'yi aşan alanıyla Angkor, gezegenin en büyük dinî anıt topluluğudur. Kalbinde, 12. yüzyılda Kral II. Suryavarman'ın diktirdiği Angkor Wat yükselir; dev bir hendekle çevrili, beş lotus kulesi göğe uzanan bu tapınak, evrenin Khmer kozmolojisindeki tasviridir. Şafak sökerken kulelerin silüeti önündeki nilüfer havuzunda kusursuzca yansır ve gökyüzü turuncuya boyanır — dünyanın en çok fotoğraflanan gün doğumlarından biri burada yaşanır.
Ama Angkor'u asıl unutulmaz kılan, taşla cangılın iç içe geçtiği o vahşi atmosferdir. Ta Prohm tapınağında devasa pamuk-ipek ağaçlarının kökleri yüzyıllar içinde duvarları sarmış, çatıları kaldırmış, doğayla mimariyi tek bir bedende eritmiştir. Bayon tapınağında ise taşa oyulmuş yüzlerce dev yüz her yönden gezgine bakar. İmparatorluğu ayakta tutan dâhiyane su kanalları, baray adı verilen yapay göller ve orman içinde kaybolmuş onlarca tapınak, Angkor'u tek bir bina değil, keşfedilmeyi bekleyen kayıp bir orman-şehir yapar.
Bisikletle ya da tuk-tuk'la tapınaktan tapınağa geçerken, kuş sesleri ve yosun kokusu eşliğinde her köşede yeni bir oyma, yeni bir kule belirir. UNESCO Dünya Mirası listesindeki bu alan, bir gün değil günlerce gezilmeyi hak eden, insanlığın en görkemli kültür-doğa buluşmalarından biridir.