Kampot kıyı ovasından dik bir yokuşla yükselen Bokor Dağı, Preah Monivong Milli Parkı'nın kalbinde yer alan, sisle örtülü serin bir yayladır. Tropik nemli ovanın aksine zirvedeki plato, çoğu gün bulutların içinde kalır; rüzgârla savrulan beyaz sis, alçak bodur ormanın ve uçsuz bucaksız çayırların üzerinden geçerken manzarayı her an yeniden çizer. Fransız sömürge döneminde, 1920'lerde, başkent Phnom Penh'in bunaltıcı sıcağından kaçmak isteyen koloni seçkinleri için bir serin hava istasyonu olarak kurulan Bokor, bugün terk edilmişliğin hüznünü ve doğanın ihtişamını aynı karede sunan ender yerlerden biridir. Açık havada plato kenarından bakıldığında ise yeşil cangıl, kademe kademe alçalarak ta aşağıdaki Tayland Körfezi kıyısına kadar uzanır.
Dağın asıl büyüsü, sisin içinden hayalet gibi beliren yapılardan gelir. Yosun tutmuş taş duvarlarıyla terk edilmiş eski Bokor Palace Oteli ve hemen yakınındaki, çatısı yeşil yosunla kaplı küçük katolik kilisesi, puslu havada adeta başka bir dünyadan görünür; ürpertici ama bir o kadar da fotojenik bu manzara, Bokor'u Güneydoğu Asya'nın en atmosferik keşif noktalarından biri yapar. Platonun bir köşesinde altın Buda heykelleri ve naga süslemeleriyle bezeli Wat Sampov Pram tapınağı, dindar ziyaretçileri ve sis arasında dolaşan gezginleri karşılar. Çayırlar arasında böcekçil sürahi otları büyür, gizli patikalar cangıl şelalelerine iner ve serin dağ havası, terden bunalmış ova yolcusuna bambaşka bir Kamboçya tanıtır. Sessizliğin, sisin ve sömürge harabelerinin iç içe geçtiği Bokor, hem doğa hem de zaman içinde bir yolculuktur.