Petra, Ürdün'ün güneyindeki çorak dağların kalbinde, doğal kumtaşı kayalara oyularak inşa edilmiş, dünyanın en büyüleyici kadim kentlerinden biridir. İki bin yılı aşkın süre önce, çöl kervan yollarına hükmeden Nabatîler bu gizli vadiyi başkentleri yaptı; kayanın kendisini taş ustalığına dönüştürerek tapınakları, mezarları ve sarayları doğrudan kırmızı uçurumların yüzeyine kazıdılar. Güneşin saatine göre pembeden mercana, ateş kırmızısından altın sarısına dönen bu renkler yüzünden kente "gül kırmızısı şehir" denir. UNESCO Dünya Mirası listesindeki ve dünyanın yeni yedi harikasından sayılan Petra'ya tek girişin, yalnızca birkaç metre genişliğindeki Sik adlı doğal kanyon yarığından geçmesi, kentin asırlarca neden gizli kaldığını anlatır.
Ziyaret, bir buçuk kilometrelik Sik'in loş, kıvrıla kıvrıla daralan duvarları arasında başlar; kaya iki yana yükseldikçe gökyüzü bir çizgiye iner. Tam yolun sonunda, çatlağın arasından aniden Hazine (El-Hazne) belirir: kayaya oyulmuş, kırk metreye yakın yüksekliğindeki bu görkemli cephe, ilk görüşte insanın nefesini keser. Ötesinde kent bir açık hava müzesi gibi açılır: Cephe Sokağı'nın sıra sıra mezarları, kayaya kazılı Roma tiyatrosu, kral mezarları ve sekiz yüz basamaklık dik bir tırmanışın ardından ulaşılan devasa Manastır (Ad-Deir). Akşamları binlerce mum ışığında düzenlenen "Gece Petra"sında ise Sik bir yıldız tüneline, Hazine'nin önü titrek bir ışık denizine dönüşür. Bedevi develerin gölgesi kırmızı kayalara vururken, burası yalnızca bir harabe değil, taşa kazınmış bir uygarlığın hâlâ soluk alan ruhudur.