Registan, Orta Asya'nın eski başkenti Semerkant'ın tam ortasında, İpek Yolu'nun en görkemli mimari topluluğu olarak yükselir. Adı Farsça "kumlu yer" anlamına gelen bu açık meydan, asırlarca kervanların buluştuğu, fermanların okunduğu ve şehrin nabzının attığı kamusal kalpti. Üç yanını birbirine bakan üç devasa medrese çevreler: batıda 15. yüzyılda gökbilimci-hükümdar Uluğ Bey'in yaptırdığı sade Uluğ Bey Medresesi, doğuda kapısına altın yeleli kaplanların güneşi sırtlandığı ünlü mozaiğin işlendiği Şirdar (Sher-Dor) Medresesi ve ikisinin arasında, içi baştan aşağı altın varakla bezeli camisiyle Tillâ-Kâri ("altın kaplı") Medresesi. Firuze ve lacivert çinilerle kaplı bu kemerli cepheler, kubbeli minareleri ve geometrik desenleriyle Timurlu sanatının zirvesi sayılır; tüm Semerkant ile birlikte UNESCO Dünya Mirası listesindedir.
Meydana adım attığınızda üç cephe sizi bir kucak gibi çevreler; başınızı kaldırdıkça çini desenleri sonsuza dek tekrar ederek göğe doğru tırmanır. Gündüz güneş, mozaiklerdeki firuzeyi ışıl ışıl yakar; Şirdar'ın kaplanları, kemerin üstünden hâlâ avlanır gibi durur. Asıl büyü ise akşam iner: gün batımıyla cepheler bal rengine boyanır, karardıkça da ışıklandırma devreye girer ve üç medrese karanlıkta altın bir taç gibi parlar. Tillâ-Kâri'nin altın kubbeli mescidine girip yukarı baktığınızda, bir gökyüzü gibi açılan yaldızlı tavan nefesinizi keser. Burası yalnızca bir taş yapı topluluğu değil; taşa ve çiniye kazınmış bir uygarlığın, hâlâ ışıldayan başkentidir.